ELEMENTLERİN GİZLİ DÜNYASINA TARİHSEL VE FELSEFİ BİR BAKIŞ

Ateş, su, toprak, hava... İlk çağlardan beri, yaşamın kaynağını anlamak için yola çıkan çoğu büyük düşünürün çalışmalarına konu olan mistik dörtlü. Ait oldukları bir üst başlık olan elementlerin, öyle gizemli bir dünyası var ki, içine girdikçe daha fazla kaybolduğunu hissedebiliyor insan. Gelin, ortak olun bize bu yolculukta. Yeni koleksiyonlarımızda bize ilham veren bu dünyanın bir parçası da siz olun; elementleri tarihi ve felsefik açıdan inceleyelim birlikte.

Birlikte çıkacağımız bu yolculuğa, element kelimesinin nereden geldiği bilgisiyle başlamaya ne dersiniz? Grekçe’de “elementa”kelimesinden türemiş olan “element”, ‘bir merdivenin ilk basamaklarına tırmanmak’ anlamına geliyor. Bu anlam ‘bir bilim veya metodun ilk unsurları’ olarak da yorumlanıyor.

İlk çağlarda evrendeki her şeyin ateş, hava, su ve toprak olmak üzere 4 elementten oluştuğu söyleniyordu. Kim mi söylüyordu? Durun, daha oraya gelmedik, önce İyon felsefesinden bahsetmeliyiz. M.Ö 7. yüzyılın sonlarında Anadolu’nun Ege kıyılarında kurulan bir okul vardı: İyonya Okulu. Efes, Milet, İzmir, Didim gibi şehir devletlerden oluşan İyonya’da yer alan bu okulun bilim adamları arasında Thales, Anaksimenes, Heraklit gibi isimler yer alıyordu. Özellikle ‘bilim adamı’ diyorum, çünkü her biri o güne kadar hakim olan mitolojik bakış açısının karşısında; doğa olaylarını gözlemleme, araştırma, metodlar ile ilerleme gibi yöntemlere eğilerek felsefe ve bilimin başlangıcında öncü olmuşlardı. Hadi, onları yakından tanıyalım.

 

M.Ö 624 – M.Ö 546 yılları arasında yaşamış olan Miletli Thales, ‘şeylerin doğası sudur’ diyordu. Ona göre evrende gördüğümüz her varlığın ana maddesi suydu. Kim bilir, belki de Thales M. Ö 1100’lerde, Babil’in yaradılış efsanesi Enuma Eliş’in tarih sayfalarına kazınan ‘dünyanın ilk hali bir su kütlesinden oluşuyordu’ önermesinden alıyordu ilhamını.

Tarih sayfalarında, bir doğa bilimcisi olan Anaksimenes ile tanıştık sonra. Onun odağında hava vardı. Diyordu ki, ‘insan yaşadığı süre boyunca soluk alır ve soluk aldıkça da ruh bedende bulunur, soluk alma durduğunda ruh ve dolayısıyla yaşam bedeni terk eder, o zaman her şeyin kaynağı havadır.’ Yani aslında demeğe çalıştığı şuydu; yaşamamız için bir ruhumuz olmalı, ruhumuzu yaratan ise aldığımız nefes, yani hava. Eğer hava bize yaşam veriyorsa, aynı bize verdiği gibi evrene de vermeli. M.Ö 550 – 480 yıllarında yaşayan Efesli Heraklitos’un teorisinin merkezindeki ise ateşti. Ateşin her şekle girebildiğini söylüyor ve böylece ateş elementini hareketlilik niteliği ile bağdaştırıyordu.

 

Empedokles ise çok daha farklı düşünüyordu. O kadar ki, 4 element felsefesini ilk ortaya koyan oydu. Evrenin köklerinin yani arche’nin ateş, su, toprak ve hava elementlerinden temel aldığı ve bu elementlerin bir araya gelmesiyle oluşan kombinasyonların ‘varlık’ olarak adlandırdığımız her şeyin yaratıcısı olduğu fikrini ortaya attı. Gördüğünüz gibi, bugüne kadar İyonya filozofları ateş, su ve hava elementlerini detaylıca incelemişti ancak bu üçlüye bir de toprağı ekleyerek 4 element öğretisinin temellerini atan Empedokles oldu.

 

Antik Yunan filozoflarından Aristotoles ise, “Evrene dörtlü ritm hakimdir. Canlı cansız her şeyin yapısı dört ana elementten oluşmuştur” diyerek Empedokles’in bu önermesine katılsa da, bir eklemesi vardı: ona göre her element ‘sıcaklık, kuruluk, ıslaklık ve soğukluk’ unsurlarından ikisini içeriyor, bu da evrendeki dönüşümlerin temelini oluşturuyordu. Ateş sıcak ve kuru, hava sıcak ve ıslak, su soğuk ve ıslak, toprak soğuk ve kuruydu.

Ve tabii ki, bu gizemli dünyanın olmazsa olmazları: semboller. Dört elementin de karşılık geldiği bir sembol vardı ve tabii bu sembollerin de çeşitli anlamları. Eril ve dişi enerjiler gibi farklı açılardan yorumlansalar da, bu semboller temelde elementlerin yapısal özelliklerine dayanıyordu. Su ve toprak yer çekimine bağlı olarak aşağı düştüğünden sembolleri de yere bakıyordu, hava ve ateş ise uçucu olduklarından yukarı bakan semboller ile ifade ediliyorlardı. Ateş suyun, hava toprağın zıttı olarak biliniyordu.

 

Her birinin neler temsil ettiği farklı bilim dalları ve bakış açılarına göre günümüzde bile değişik şekillerde yorumlanabiliyor olsa da, ilk çağlardan bu yana değişmeyen bazı anlayışlar mevcut. Yaygın inanışa göre, ateş elementi hareketliliği, canlılığı ve dışa yönelik olmayı temsil ediyor. Ateşin, tarih boyunca ilahi gücü simgelediği de pek çok kaynakta kendini gösteriyor. Örneğin, tarihte önemli kişilerin mabetlerinin sunaklarında her zaman bir ateş bulundurulduğunu görüyoruz. Bu, onlar bu dünyadan gitmiş olsa bile, ilahi güçlerinin hiçbir zaman yok olmadığı anlamına geliyor.

Ateşin bu yönü, yıkıcı ve yok edici nitelikleri de olduğu gerçeğinin önüne geçmiyor tabii. Biraz üzücü ama, belki de tarih boyunca gücün sembolü olarak kabul edilmesini, bu tahrip ediciliğine borçludur, ne dersiniz?

 

Yaratılış ile ilgili efsanelerde, özellikle de mitolojide çok sık karşımıza çıkan suyun ise kaynaklarda, ateş elementinin zıttı olarak kabul edildiğini görüyoruz. Suyun etrafındakilerin özelliklerini özümseyerek geri yansıttığı biliniyor ve bu yansıma özelliği, eski çağlarda bilgeliğin simgesi olarak yorumlanmasına olanak sağlıyor. Dolayısıyla çevresindekilerin sahip olduğu niteliklere göre su şifalandırıcı da olabiliyor, tehlikeli de. Örneğin, mitolojide tanrıların hoşlarına gitmeyen bir durumda tufan yaratarak yıkımlara sebebiyet verdiklerini ve kızgınlıklarına sebep olanları cezalandırdıklarını görüyoruz. Bu da suyu oldukça değişken kılıyor.

 

Hava... Eski Mısır uygarlıkları, ilk tanrı olarak bilinen Re-Atum’un sudan yükselerek kendi kendini yarattığına ve Şu (hava) ile Tefnut (nem)’un birleşiminden oluştuğuna inanıyor. Bir diğer inanış da, hava elementinin ateş ve suyun birleşiminden meydana geldiğini söylüyor. Hayat nefesini temsil ettiği düşünülen hava elementi, ses dalgalarını taşıma özelliği ile bağlantılı olarak iletişim konularıyla oldukça fazla bağdaştırılıyor.

Ve son olarak toprak; katı, sabit ve ağır. Hava ile zıt özellikler gösterdiği bilinen, değiştirmesi oldukça zor element. Yunan mitolojisinde tüm tanrıların başı olarak anılan, ‘doğa-ana’ / ‘toprak-ana’ Gaia, Germen inanışına göre yeryüzü tanrıçasının adı olan Toprak Ana Nerthus, Roma mitolojisinde tanrıların yaratıcısı olarak bilinen ve “Toprak Ana” anlamına gelen Tellus... Tüm bu karakterler toprak elementinin yaratıcı özelliğinin tarih boyunca ne şekillerde karşımıza çıktığını yansıtıyor.

Görüyorsunuz, elementlerin dünyası birbirinden çok farklı inanış ve bakış açılarıyla dolu. Ancak tüm bu fikir ayrılıkların ortasından doğan bir düşünce var ki, bizce altını çizmek gerekiyor: elementler bir bütün halinde dengeyi oluşturuyorlar. Doğanın da temelini tam da buradan aldığı, mucizevi bir dengesi var. Gelin, yalnızca uzaktan hayran kalarak seyredelim doğanın düzenini; müdahale etmeyelim ona, karışmayalım işine. Destekleyelim, duyduğumuz saygıyı yansıtalım yalnızca.

SuCo’da yeni koleksiyonlarımızın ilhamı işte elementlerin gizli dünyasından geliyor. Takipte kalın!

Yazan: İrem Bali

Yorum yaz (tüm alanlar zorunludur)

Yorumlar editör onayının ardından yayınlanacaktır.