EKOFEMİNİZM: KADIN VE DOĞA ARASINDAKİ BAĞ

 

Bu hafta #SuCoBlog’da konumuz ekofeminizm! Hepimizin az ya da çok bir yerlerde mutlaka duymuş olduğu, ancak pek azımızın derinlemesine tanıdığı bu kavrama hep birlikte yakından bakmaya ne dersiniz? 17. yüzyılın Britanyalı şairi Henry Vaughan’ın çarpıcı dizeleri, ekofeminizmin iki ucu olarak nitelendirebileceğimiz kültürel ve radikal bakış açıları, Women’s Environmental Network’ün raporunda yer alan şaşırtıcı sonuçlar... Hazır olun, başlıyoruz!

“Teslim aldım doğayı; yarıp geçtim her yerini;

Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini;

Rahmini, göğüslerini ve başını,

Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini,

Parçalayıp açtım.”

Bu sözler 17.yüzyılın Britanyalı şairlerinden Henry Vaughan’a ait. Açıkça görülüyor ki, şair burada doğa ile kadın arasında yadsınamayacak büyüklükte bir benzerlik kuruyor. Bu özdeşliği yansıtırken kullandığı yıkıcı ve agresif dil ise, günümüzde doğanın da, kadının da maruz kaldığı “tahribat”ın habercisi sanki. Eminiz siz de yukarıdaki dizelerde hakimiyetini koruyan eril bakış açısının doğa ve dolayısıyla kadın üzerinde kurduğu egemenlikten ve ona boyun eğdirmekten ne denli keyif aldığı çıkarımını yapmakta zorlanmadınız. İşte ekofeminizmin çıkış noktası da tam olarak bu!

Ekoloji ile feminizmi birleştiren bir hareket olarak kısaca tanımlayabileceğimiz ekofeminizmin derinlerine inmeyi seçersek, hareketin temelinde kadının ezilmesi, baskılanması ile doğanın sömürülmesinin aynı anlayış ve zihniyet tarafından gerçekleştirildiği düşüncesinin yattığını görebiliriz. Ekofeminizm bu zihniyete “ataerkil düzen” diyor. Dolayısıyla da, kadının ve doğanın aynı zihniyet sebebiyle ezildiğinden yola çıkıyor ve bu konu özelinde bir mücadele verilmesinin ancak kadın ve doğanın bir araya gelmesiyle mümkün olabileceğini savunuyor. Ekofeminizmin temel hedefi için ataerkil düzenin gelişimini sağlamak da diyebiliriz.

Peki “ekofeminizm” ilk olarak ne zaman ortaya çıktı? Bu sorunun en fazla kabul geren cevabı, ekofeminizmin 70’li yılların sonlarında yeşil hareket ile feminist hareketin etkileşime girmesiyle ortaya çıktığı. Terim olarak ilk kez, 1974’te Françoise d’Eaubonne tarafından kullanılıyor. Bundan iki yıl sonra, Ynestra King tarafından Toplumsal Ekoloji Ensitüsü’nde geliştiriyor ve tam anlamıyla bir hareket şeklini alması, 1980’de Massachusetts’de gerçekleşen “Dünyada Yaşam ve Kadın” adlı konferansta oluyor.

Ekofeminizmin kendi içinde farklı eğilimleri barındığını da söylemek mümkün. Bunlar arasında en yaygın olanları ise radikal ve kültürel ekofeminizm. Farkları ne derseniz; aslında her ikisi de kadınlar ve doğa arasındaki bağın varlığını kabul ediyor. Ancak radikal görüş bu bağın ataerkil egemen düzen tarafından sömürüldüğünü ve dolayısıyla aşağılayıcı olduğunu savunurken, kültürel ekofeminizm bu bağı güçlendirici olarak nitelendiriyor.

Günümüzde ekofeminizme karşı yapılan en büyük eleştiri, doğanın tahribatındaki birey rolünün cinsiyete indirgenemeyeceği ile ilgili. Bir başka deyişle eleştiriler, doğanın sömürüldüğü nokta her iki cinsiyetinin de eşit payı olduğuna dikkat çekiyor. Biz yine de, Women’s Environmental Network’ün hazırladığı rapora göre, iklim değişikliğine bağlı sebeplerle her yıl 10 binden fazla kadının yaşamını yitirdiği, erkeklerde ise bu sayının 4.500 olduğu bilgisini sizlere vermiş olalım. Yine, iklim değişikliği sebebiyle meydana gelen afetlerden dolayı göç eden 28 milyon insanın 20 milyonunu kadınlar oluşturuyor.

Bize sorarsanız çözüm ne taraf olmak, ne de haklı çıkmak. Biz, ekofeminizmin felsefesini derinlemesine anlamayı ve bizlere araladığı kapıdan içeri bakmayı deneyerek, cinsiyet sorunları ile çevresel sorunların kesiştiği noktaların farkına varabilmeyi diliyoruz.

Ekofeminizm ile ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenlere ise, çok sevdiğimiz Sinek Sekiz Yayınları’nın yayınladığı, Maria Mies ve Vandana Shiva’nın beraber kaleme aldıkları “Ekofeminizm” adlı kitabı okumalarını öneriyoruz!

Yazan: İrem Bali

Yorum yaz (all fields required)

Yorumlar editör onayının ardından yayınlanacaktır.