BİR NETFLİX BELGESELİ EŞLİĞİNDE PLASTİKLERİN TARİHİNE YOLCULUK

Plastiklerin günümüzde etkili olduğu alanlar ile ilgili söyleyebileceklerimiz çok. Peki ya öncesi? Hayatlarımıza ilk olarak ne zaman ve nasıl girdiler, merak ediyor musunuz? Bu ve benzeri sorulara bugün, Netflix’in “Eğlenceli Tarih Dersleri” adlı belgeselinin ‘Plastikler’ bölümünü inceleyerek yanıt bulacağız. Belgesel, plastiklerin 1930’lardan başlayarak günümüze kadar gelen serüvenine ışık tutuyor.

 

“Üretilen neredeyse tüm plastik parçası günümüzde hala varlığını sürdürüyor.”

Belgesel yukarıdaki çarpıcı cümleyle açılıyor ve önce üretilen plastik miktarını sayısal verilerle inceliyor. Bu verilere göre, sadece 2015’te dünya 322 milyon ton plastik üretti. Bu miktar, New York'taki her gökdeleni doldurmaya yeter. Seri üretimin başlamasından 60 yıl sonra yani 1955 – 2015 yılları arasında üretilen plastik miktarıysa 7.8 milyar ton. Bu da, New York gökdelenlerinin 23 kat üzerine çıkıyor. Peki nasıl oldu bu? Nasıl oldu da plastik zaman ilerledikçe hayatlarımızın her alanına yayıldı; yayılmakla da kalmadı, tüm bu alanların tam merkezine nasıl yerleşebildi?

Her şey, 1930’larda bakalitin üretilmesiyle başladı. Bakalit, insanlığın yaptığı ilk tamamen sentetik plastiğe deniyor. Keşfi 1907’de, Amerikalı mucit Leo Baekeland tarafından yapılmış olan, güzel görünmesinin ve bu yüzden o yılların mücevher üretiminde sıkça kullanılmasının yanı sıra; çok hafif ama çok sağlam, ısıya dayanıklı, elektriği iletmeyen, herhangi bir şekle kolayca girebilen bir malzeme bakalit. Petrol gibi, fosil yakıtlarla yapılıp laboratuvarlarda kimyasal yolla üretiliyor. 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca bakalit; radyolardan telefonlara, tabaklardan çaydanlıklara birçok ürünün yapımında kullanıldı.

Ek bilgi. Leo Baekeland, aynı zamanda “kalıba sokmak, şekillendirmek” anlamındaki Yunanca kelime ‘plastikos’tan ‘plastik’ kelimesini üreten kişi.

Bu kez soruyu size yöneltiyoruz: Bakaliti de kapsayan, genel anlamda plastiklerin tam olarak ne olduğunu biliyor musunuz? Belgeselde anlatıldığına göre, tüm plastikler karbon içeren, monomer denilen moleküllerden yapılıyor. Bu monomerler, kimyasal tepkime veya katkı maddeleriyle birbirlerine bağlanıyor ve farklı bir plastik olan polimer halini alıyorlar. Plastiklerin temelde iki türü bulunuyor:

  1. Isıtılınca yumuşayan ve geri dönüştürülebilen termoplastikler.
  2. Bir kez şekillenince öyle kalan termosetler.

İlk gruba örnek olarak polyester, nylon, teflonu verebiliriz: Onları halılarda, kıyafetlerde, mobilyalarda görüyoruz. İkinci grubuysa bakalit, melamin, silikon gibi malzemeler oluşturuyor: termosetleri elektrik prizleri, tezgah alanları, araba gövdelerinde görmek mümkün.

Plastiğin tarihsel serüveni boyunca ilerlemeye devam edelim. Plastiğin ilk olarak bir sektörde popülerleşmesi, 1900’lerin başında ve otomotiv sektöründe oldu diyebiliriz. Plastik teknolojisi geliştikçe, araba üreticileri plastikleri elektrik kablolarının yalıtımından buji başlıklarına ve armatürlere, her yerde kullandılar. Derken plastik, araba yapımında kendine öyle önemli bir yer edindi ki, sektörün öncüsü Henry Ford plastik yapmanın yeni bir yolunu buldu. Bunun için de, soya fasulyesi ve mısırdan elde edilen doğal yağları kullandı. 1941’e gelindiğinde Henry Ford, çoğunlukla soya fasulyesi bazlı plastikten yapılan yeni bir araba prototipi sergiledi ancak projenin devamı gelemedi çünkü artık sahneye 2. Dünya Savaşı girmişti.

2. Dünya Savaşı ile, plastiğin gelişimi hızlandı ama elbette öncelikler değişmişti, dolayısıyla plastiklerin kullanıldığı alanlar da dönüşüme uğradı. Artık plastikler; daha verimli savaş makineleri yapımında, uçak ve tanklarda, dişli çarklar ve paraşütlerde kullanılıyordu.Yine bu dönemde metal, çelik, bakır, alüminyum gibi kaynaklar azdı ve plastik adeta geleneksel üretim materyallerinin yerini aldı. Petrokimya şirketleri savaşın taleplerini karşılamak için ham petrolü plastiğe çeviren devasa, yeni fabrikalar kurdu.

1945’teyse ABD plastik üretiminde başı çekmek için iyi bir konumdaydı. Savaş bitmiş, eğlence sektörü patlamıştı. Böylece plastik sektörü de çağ atladı ve tüketim çılgınlığı resmen başladı. 20 yıl sonra naylon poşet hayatlarımıza girmişti bile. O zamandan bugüne dek ise, küresel çapta yılda 500 milyar naylon poşetin kullanıldığı bir noktaya geldik. Bu dakika başına 1 milyon naylon poşet kullanıyoruz demek.

 

Buraya kadarki plastik üretimini sayılarla özetleyelim ve artış hızını değerlendirmeyi size bırakalım: 1950’de dünya 1.5 milyon ton plastik üretiyordu (gözünüzde canlandırmak için, bu sayıyı 60 petrol tankeri gibi düşünebilirsiniz). 1960’ların ortasında üretim yaklaşık 25 milyon tona fırladı (1000 petrol tankeri). 1970’lere gelindiğindeyse, bu sayı tam 50 milyona ulaşmıştı (neredeyse 2000 petrol tankeri). Bu yükselişin başlıca büyük etkenlerinden bahsetmeye geldi sıra: Coca Cola ve Pepsi’nin sahneye girişinden söz ediyoruz elbette. Her iki marka da, ünlü cam şişelerini plastikle değiştirmeye karar vererek geri dönüştürülüp tekrar tekrar kullanabilme özelliğine sahip PET (polietilen tereftalat) kola şişesi üretmeye başladı.

Geldik 1980’lere. Bu yıllar, dünyanın plastiklerin yarattığı büyük soruna sonunda gözlerini açtığı, giderek artan plastik üretiminin geride bıraktığı izlerin farkına varılmaya başlandığı yıllardı. Böylece 80’li yılların sonunda doğru hayatlarımıza “geri dönüşüm” kavramı girdi, hepimizin iyi bildiği üç plastik geri dönüşüm oku sembolü de ilk olarak 1988’de çıktı.

 

Geri dönüşümün sayısız faydası olduğunu artık hepimiz iyi biliyoruz. Bu faydaların en başında, plastik geri dönüşümünün yeni ham madde kullanmaya kıyasla %88 daha az enerji gerektiriyor olması geliyor. Aynı zamanda, tek bir plastik şişe 60 vatlık ampulü 3 saat yakacak kadar enerji barındırıyor; 19 pet şişe, büyük bir tişört yapmaya yetecek kadar lif içeriyor; 1 ton plastiği geri dönüştürmek ise 3800 litreden fazla benzin kurtarıyor. Geri dönüşümün tüm bu umut verici faydaları bir yana, günümüzde küresel çapta, atılan plastiklerin sadece %19.9’unun geri dönüştürüldüğünü ve bu faydalardan yararlanabilmek için önce bu oranı arttırmak için harekete geçmemiz gerektiğini de unutmamamız önemli. En basitinden, kendi evlerimizde geri dönüşüm yapmaya başlayarak bile, bu döngüye ufak da olsa bir katkı sağlayabiliriz.

2018’de yapılan bir araştırmaya göre, artık insan atıklarında bile mikro plastikler bulunuyor ve belgeselde belirtildiği üzere, tek bir haftada bir kredi kartı kadar plastik sindiriyor olabiliriz. Bir yandan, bu konuda farkındalığın önceki yıllara kıyasla giderek arttığı ortada ve büyük küçük, pek çok işletme üretimlerini doğaya saygıya öncelik verecek şekilde dönüştürmeye başladı. Tabii ki bu döngünün diğer tamamlayıcısı da biz, tüketicileriz ve bizlere tahmin ettiğimizden de fazla iş düşüyor.

 

Gelin, artık “her yıl okyanusa 8 ile 12 milyon ton plastik atıyoruz” gibi istatistiklerin yaratıcısı olmayalım. Doğal yolla çözünmesi için yaklaşık 450 yıl gereken bu ürünleri hayatlarımızdan çıkaralım. Bir düşünün, öyle bir malzemeden söz ediyoruz ki, her şeyden önce insan yapımı, doğaya yabancı. Doğa onu ne tanıyor, ne de çözündürmeyi biliyor. Karşımıza çıkan en büyük çevresel tehditlerden biri olan plastik kirliliğini dönüştürmek bizim elimizde ve bunun için kararlı ve istekli olmaya, net bir duruşa ihtiyacımız var. Bunu oluşturmak içinse bizce Plastic Free July (Plastiksiz Temmuz)’dan daha iyi bir zaman olamaz! Şimdi kendini sorgulama sırası sizde: Değişim yaratmaya var mısınız?

Yazan: İrem Bali

Yorum yaz (tüm alanlar zorunludur)

Yorumlar editör onayının ardından yayınlanacaktır.