16. İSTANBUL BİENALİ: 7. KITAYA SANATSAL BİR YOLCULUK

Her sene heyecanla beklediğimiz İstanbul Bienali, bu yıl 26 ülkeden 57 sanatçı ve sanatçı kolektifini sanatseverler ile bir araya getirmek üzere 16. kez kapılarını açtı. Fransız yazar ve akademisyen Nicolas Bbourriaud’un küratörlüğünde gerçekleştirilen ve 10 Kasım’a kadar ziyaret edebileceğiniz bienalin bu yılki teması ise Yedinci Kıta. Popüler bilimdeki adıyla Yedinci Kıta, 7 milyon ton ağırlığında, Pasifik Okyanusu’nun ortasında bulunan devasa atık yığınına deniyor. Bu yılki teması gereği ilgimi her zaman olduğundan daha fazla çeken Bienali gezdim, beni en çok etkileyen yerleştirmeleri sizlerle paylaşmak istedim!

Bu yıl MSGSU İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Pera Müzesi ve Büyükada olmak üzere üç mekana yayılan bienalin bana göre en çarpıcı işlerinden biri, şüphesiz “Sualtı Gürültüsünde Kaçıl Yok” başlıklı bölümdü. Bu bölümde, Sanayi devrimi ve içten yanmalı motorun da icadıyla, biz insanoğlunun gezegenin en gürültülü varlığı olma yolunda ilk adımları atmış olduğunu öğrendim. Hayatlarımızı suyun altında geçirmediğimiz için, uzun süredir kendi elimizle yarattığımız gürültü kirliliğinin de farkında değiliz. Ancak bizim aksimize, yaşamlarını suyun altında sürdüren deniz canlıları bu durumun bir hayli farkında. O kadar ki, bu gürültü kirliliği onların birbirleriyle kurduğu iletişimi engelleyerek yaşam alanlarının içerisinde yollarını kaybetmelerine yol açıyor.

Bienalin bu bölümünde, ortaya çıkmasında az ya da çok, ama mutlaka bir payım olduğundan emin olduğum gürültü kirliliğini dinleme fırsatı buldum. Bu kulak tırmalayıcı ve rahatsız edici gürültünün ortasında yaşamak zorunda olmak nasıldır, bir dakikalığına bile olsa deneyimlemiş olmak fazlasıyla etkileyiciydi.

Ozan Atalan’ın yukarıda gördüğünüz çalışması, uygarlığın sınır tanımadan büyümesi ve bunu yaparken doğayı göz ardı ettiği gerçeği arasında bağlantı kuruyor. Bu amaç doğrultusunda, odağına yeni İstanbul havalimanı ve Boğaz’a inşa edilen üçüncü köprüyü alan “Monokrom” adlı yerleştirme, böylece İstanbul’daki manda yaşam alanlarının yok olmasını ele alıyor. Odada yer alan heykel, toprak üzerine dökülmüş beton platform üzerinde yer alan gerçek bir manda iskeleti. Malzeme olarak yıllık karbon salınımının %5’ini oluşturan betonun tercih edilmesi de, dolayısıyla bir hayli manidar. Bana kalırsa Atalan, yapay ve doğal olanı bir araya getirerek aralarındaki zıtlığa dikkat çekerken, inşaat çılgınlığının diğer türlerin yaşama hakkını nasıl ihlal ettiğini vurguluyor.

Bahsedeceğim bu çalışma, başlı başına bir dünya. Her şey, yerleştirmenin yaratıcısı Simon Fujiwara’nın İstanbul yakınındaki bir lunapark düzeneği imalatçısının çöp kutusunda tamamen yıpranmış halde çok sayıda pop ikonu figürü keşfetmesiyle başlıyor ve kendisinin bienal için hazırladığı “Dünya Çok Küçük”ün temelleri atılıyor. Bir araya getirdiği 13 mimari maket aracılığıyla, günlük hayatımızda yer edinen fantezi dünyalarına ve gerçeklerden kaçış dürtümüze dikkat çekiyor. Kapitalizmin gerçeklerinden yine kapitalizmin, bu sefer popüler kültüre ait ikonları kullanarak yarattığı dünyalar aracılığıyla kurtulmaya çalışan bizler ise, bu yerleştirmenin ana eleştiri odağı konumundayız. Çalışma, ziyaretçileri akıllarında tek bir soruyla baş başa bırakıyor: kaçış gerçekten mümkün mü, yoksa kaçtığını zannederken gittikçe daha büyük bir döngüsel çıkmaza giren bizler miyiz?

Bienalin beni en çok etkileyen bir diğer işi de, Elmas Deniz’in insan eliyle değişen günümüz coğrafyasını ve doğanın uğradığı tahribatı gösteren çalışması oldu. Deniz’in ortadan kaybolan akarsularla ilgili suyun tarihi ve geleceğini yansıtmak üzere ortaya koyduğu iki eserinden ilki, İstanbul’un Şişli’den Taksim Meydanı’na kadar olan bölgesini kapsayan, üç boyutlu topografik bir rölyef. Rölyefte, günümüzde kurumuş olan ve maalesef ki üzerinden yolların geçtiği nehir ve dere yatakları işaretlenmiş. İkinci çalışma ise, sanatçının büyüdüğü Bergama yakınlarındaki bir dereye odaklanıyor. Çocukluğunda çok sevdiği dereyi, bir sonraki gidişinde kurumuş halde bulunan Deniz, orada artık var olmayan canlı türlerini resmediyor.

Son olarak, Müge Yılmaz’ın “On Bir Güneş” adını verdiği, bir gelecek arkeolojisi olarak tanımlayabileceğimiz yerleştirmesinden bahsetmek istiyorum. Yılmaz; geçmişe ait mağara, tapınak, mihrap ikonografisiyle melez bitki-insan-hayvan çizimlerini kullanarak, gelecekte olacağını hayal ettiği yıkıntıları yansıtıyor. Yılmaz’ın çizdiği bu gelecek portresinde insanoğlu olarak türümüzün devamlılığının sağlanmadığını görmüş olmama rağmen, bugünden başlayarak arkamızda bıraktığımız plastik atıkların hala yaşamın bir parçası olarak tasarlanmış olması benim için fazlasıyla çarpıcıydı. Hep söylüyoruz, bugün doğaya bıraktığımız tek bir pet şişe bile, bizden 1000 yıl sonra doğada var olmaya ve ona zarar vermeye devam edecek. Sizce değer mi?

16. İstanbul Bienali, her yıl olduğu gibi bu yıl da önemli kavramları ve konseptleri derinlemesine sorguladığım, bolca öğrendiğim ve farkındalığımın artığını hissettiğim, müthiş bir deneyim oldu benim için. Bienali 10 Kasım’a kadar ziyaret edebileceğinizi hatırlatmak istiyorum, şimdiden iyi turlar!

Yazan: İrem Bali

Yorum yaz (all fields required)

Yorumlar editör onayının ardından yayınlanacaktır.