KORONAVİRÜS'ÜN ANLAMI: DOĞA BİZE NE SÖYLÜYOR?

Evlerimizdeyiz. Dünyanın her köşesinden insan, evinde. Koşmak, bir an bile soluklanmadan koşturmak - bir süreliğine - durdu. Ne yetişilmesi gereken toplantılar var bu dönemde, ne de hızla bir oraya bir buraya sürüklenmekten nasıl geçtiği anlaşılmayan günler. Evlerimizdeyiz. Hep birlikte soluklanmayı deneyimliyor, yavaşlıyoruz. Peki, nasıl geldik bu noktaya ve ne değişecek Koronavirüs’ten sonra? Bugün, SuCo olarak kendimize bu soruyu soruyoruz ve Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıktığından bu yana 300.000’den fazla kişiyi etkileyerek dünya gündeminin merkezine oturan Koronavirüs’ü iki açıdan inceliyoruz: öncesi ve sonrası.

Koronavirüs adının sık sık duyulmaya başlandığı ilk zamanlardan bu yana, hepimiz virüsle ilgili temel bilgileri edindik. Koronavirüs’ün ne olduğunu, ne şekillerde bulaştığını, belirtilerini ve korunma yollarını birçoğumuz iyi biliyoruz. Daha detaylı bilgiye sahip olmak isteyenlere ise, Dünya Sağlık Örgütü’nün resmi sitesini ziyaret etmelerini öneriyoruz. Bu yazıda odaklanmak istediğimiz ilk nokta, dünya olarak bu noktaya gelmemizin ardında yatanlar.

Koronavirüs, zoonotik kökenli bir virüs ve ana kaynağı henüz netlik kazanmamış olsa da, Wuhan deniz ürünleri pazarlarında yasa dışı olarak satılan vahşi hayvanlardan yayılmış olma ihtimali yaygın olarak kabul ediliyor. Hava yoluyla yapılan seyahatler ve kuluçka döneminin uzun olmasıysa, virüsün bu denli bulaşıcı bir nitelik kazanmasında etkin rol oynayan iki önemli faktör. Bir de tüm bu gelişmelerin görünmeyen tarafı var; virüsün ilk ortaya çıkışından yayılmasına, her aşamasıyla doğrudan bağlantılı olan iklim değişikliği. Koronavirüs ve iklim değişikliği ilişkisi başlı başına çok kapsamlı bir konu olduğundan buna ayrı bir yazıda detaylıca değineceğiz. Ancak şu bir gerçek, doğayla aramızdaki ilişki uzun zamandır dengede değil ve bu gerçek farklı farklı şekillerde, maalesef her seferinde daha da fazla büyüyen bir etki alanını beraberinde getirerek çıkıyor karşımıza.

Doğayı ve bizlere sunduğu o kusursuz düzeni kızdırıyoruz. Mesela, bitkiler ve besinler. Onların genetiğiyle oynuyoruz. Neden? Çünkü besin değeri daha yüksek gıdalara sahip olmak istiyoruz, bitkilerin hastalığa dayanıklı olmalarını istiyoruz, daha fazla verim almak istiyoruz. Sonu gelmeyen bir istek zinciri. Ne zaman yorulacağız? Problem, doğayı bitmek tükenmek bilmeyen isteklerimize uymaya zorladığımız noktada başlıyor. Ve kabul edelim; bu anlayış, artık bizim için olağan hale geldi, temel davranış şeklimiz oldu, doğaya böyle yaklaşmayı alışkanlık edindik. Tabii, bunun kaçınılmaz olarak bazı getirileri oluyor; bilinmezlikle dolu getiriler bunlar. Her ne olursa olsun, herhangi bir şeyin doğasına müdahale ettiğimizde, onun artık kendisine özgü neyi varsa kaybetmesine sebep oluyoruz; o artık bir insan yapımı oluyor. Bunun gelecekte ne gibi sonuçlar doğuracağını bilebilir miyiz?

Dünyanın pek çok yerinde, tüketilen gıdaların sağlığa zararlı koşullar altında bırakılması büyük bir sorun. Böyle bir sorunun, özellikle yarasa ve yılan gibi hayvanların tüketildiği Çin’de süregelmesiyse; zoonotik kökenli hastalıkların insanlara temas etmesi için gerekli elverişli ortamlara zemin hazırlıyor. Bilim ve doğa kitapları yazarı David Quammen diyor ki: “Hayvanların doğal yaşam alanlarını istila ettik, ekosistemi bozduk, türleri yok ettik. Virüslerin doğal ev sahiplerini öldürünce onlar da yeni ev sahipleri aramaya başlıyor. Biz bu bilinmeyen virüslerin yeni yaşam alanları haline geliyoruz.” Buradan hayvansal gıda üretimi, tüketimi ve vahşi yaşam ticaretinin; yeni bulaşıcı hastalıkları tetikleyici birer unsur haline geldiği sonucunu çıkarabiliriz.

Bu noktada; insanların, hayvanların ve gezegenin iyiliğini ön planda tutmak yerine, merkezine maksimum kazancı elde etme isteğini alan bu tip yaklaşımların yerini farkındalığa bırakması çok kritik. Peki, hiç soruyor muyuz kendimize: nasıl oluyor da “kâr etme” isteği tüm bunların önüne geçebiliyor? Sebebi şu; doğayla temasımızı kaybettik. Her anlamda. Doğanın bizlerin, bizlerin de doğanın ayrılmaz birer parçaları olduğumuzu; birimiz yara alırsa, diğerinin bundan etkilenmeme gibi bir ihtimali olmadığını unuttuk. Suyumuzu kirletiyoruz, enerji kaynaklarımızı israf ediyoruz, tek kullanımlık plastik kullanımı hala çok fazla, alışkanlıklarımız tüketim odaklı ve çok daha fazlası... En temel açıklamayla, doğa bizlere cevap veriyor şimdi: “Tüketme artık beni” diye sesleniyor, her birimize.

Şefkat, empati, anlayış gibi değerli insani duyguların yerini hırs aldı şimdi. Ortak paydalarımızı unuttuk; benzeştiğimiz noktaların farkına varabilmeyi, hoşgörüyü, bir bütün olabilmeyi. Oysa şu an hiç olmadığımız kadar bir’iz, bütünüz hepimiz; tabii güzelliklerle dolu bir bütün olma hali değil bu, çaresizlikten ve zorunda kalmışlıktan doğan bir bütün olma hali söz ettiğimiz. Irk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din, dil, para, güzellik – bulunduğumuz noktada birer birer anlamlarını yitirdiler. Zaman, tüm bu etiketlerden sıyrılıp özümüze dönme, doğayla hiç olmadığımız kadar bağlantıda olma ve hatırlama zamanı: aynı gezegende yaşıyor, aynı havayı soluyoruz – hepimiz bir’iz.

***

Büyük bir eşik olduğunu düşündüğümüz bu dönem de, benzerleri gibi büyük değişimlere sebep olmanın yanında; etkisini yitirip izini kaybettirmeye başladığında da, ardında büyük boşluklar bırakacak. Soru şu; insanoğlu olarak o boşluğu nasıl dolduracağız? Yerine nasıl bir enerji koyacak, neyi filizlendireceğiz? Her şey yeniden normale döndüğünde, seçimlerimiz ne şekillerde dönüşmüş olacak?

İlk olarak, zoonotik kökenli hastalıkların giderek yaygınlaştığı günümüzde, yaban hayatın kendine özgü düzenine müdahale etmememiz gerektiğini farkına varmamız çok önemli. Ticari veya herhangi başka bir sebeple, vahşi hayvanların yaşam dengesini bozmamalı; hem büyük organizasyonlarca hem de bireysel olarak, gıda güvenliği konusunda daha aktif ve bilinçli olmalıyız.

İkinci olarak, bu sürecin devamında ekonominin büyük veya küçük, birtakım yaralar alması kaçınılmaz. Bugüne kadar tüketmeye alışkın olduğumuz, dışarıdan gelen ürünlerin kolayca erişilebilir olmadığı durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Bu noktada çok önemli kavramlar sahneye giriyor: kendi kendine yetebilmek, sürdürülebilirlik, yerellik... Lokal üretimin dışında, yabancı sektörlere büyük oranda bağlı olmanın ne kadar problematik bir durum olduğunun yüzlerimize çarpması muhtemel. Eğer imkanınız varsa kendinize bir sebze bahçesi yaratın, bahçeciliği öğrenin. Yeni olanı satın almaya her yönelişinizde, durun ve önce var olanı onarmayı deneyin. Temel tesisatçılık ve marangozluk becerileri edinin. Hepimizin kendine yetebildiği bir dünya düzeni, sizce de çok umut verici değil mi?

Son olarak – belki de en önemlisi, özünüze dönün. Her gün, doğanın güzelliklerinin ve değerinin biraz daha farkına varın. Bir süreliğine duraklattığımız ve #evdekalmayı seçtiğimiz yaşantılarımıza kaldığımız yerden devam etmeye başladığımızda, doğa önceliğiniz olsun. Onunla uyumlu hareket edin; değiştirmeye çalışmadan, kendi istediğiniz biçime sokmadan – onu kendi haline bırakın, gülümseyerek izleyin, takdir edin. Teslimiyete kapı aralayın.

Tekrar hatırlatalım, Koronavirüs’ten bahsettiğimiz noktada iklim değişikliği ile ilgili söylenecekler çok fazla. Bunları ayrı bir yazıda, detaylıca mercek altına alacağız. Takipte kalın!

Yazan: İrem Bali

Leave a comment (all fields required)

Comments will be approved before showing up.

English