DOĞAYLA OLAN TARİH ÖNCESİ İLİŞKİMİZ: HOMO SAPİENS

Daha önce hiç doğayla insanlığın başlangıç zamanlarından bu yana gelişen ilişkiniz üzerine düşündünüz mü? Atalarımızın doğayla arasındaki bağ, bu bağın zaman içinde nasıl değişip dönüştüğü, doğanın yalnızca durup onu anlamaya çalışana aktardığı işaretler ve çok daha fazlası. Bu konular sizi heyecanlandırıyorsa, Yuval Noah Harari’nin ‘Sapiens’ adlı kitabından yola çıkarak, tam da bu konuyu mercek altına aldığımız yazımıza hoşgeldiniz.

Doğa ve İnsan İlişkisinin Dönüşümü

Değişen mevsimlerden, hayvanların yıllık gölerinden veya bitkilerin büyüme döngülerinden etkilenen bir hayatınız olduğunu hayal edin. Ve bunun kendiniz için bulabildiğiniz gıdayı etkilediğini, bu yüzden gıda arayışı içinde bir yerden başka bir yere göçerek yolda yaşadığınızı. Nasıl bir his? Harari’nin kitabında belirttiği üzere, çoğu Sapiens böyle yaşardı. Eğer balık yönünden zengin ve su kaynağı demek olan nehirlerin kıyılarında bir alan bulunursa, oraya hemen kalıcı balıkçı köyleri kurulurdu. Beslenme ve yerleşim yerlerini bırakın, insanların kas gücü bile bitkilerin güneşten aldığı enerjiye bağlıydı. Dolayısıyla insanlık tarihi iki tür döngüyle şekillenmişti: bitkilerin büyümesi ve güneş enerjisinin değişen döngüleri (gece-gündüz ve yaz-kış). Gün ışığı az olduğunda ve buğday tarlaları hala yeşilken insanların çok az enerjisi olurdu, askerlerin hareket etmesi ve savaşması zorlaşırdı örneğin. Güneş ışıldadığında ve buğdaylar olgunlaştığındaysa köylüler mahsülü toplar ve gıda depolarını doldururlardı. Askerler kaslarını esnetir ve savaşa hazırlanırlardı. Yani insan hareketlerini belirleyen yegane unsur doğaydı. Bizler doğaya derin bir saygı duyar, ona göre uyumlanırdık. Şimdiyse onu bize uyumlanmaya zorluyor, kendi ellerimizle doğayı değiştiriyoruz.

Tarihte de bu böyle gelişti: Tarım Devrimi’nin gelişiyle çiftçiler ormanları kesmeye başladılar, kanallar ve evler yaptılar, düzenli sıralar halinde meyve ağaçları diktiler. Sonunda ortaya öyle bir habitat çıktı ki, Harari’nin de ifade ettiği gibi, “sadece insanlar ve ‘onların’ birkileriyle hayvanları için uygundu.” Bizler sahip olduğumuz güçlerle doğaya karşı koymaya ve ekosistemi kendi istek ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda şekillendirmeye devam ettik. Doğanın isteklerine karşı duyarsızlaştık. Harari kitabında şöyle söylüyor: “Dünya bizlerin isteklerine uygun hale geldikçe habitatlar ve türler yok oldu. Bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir AVM’ye dönüştü.”

Doğanın İşaretlerini Anlamak

Peki, tarih öncesi çağlarda yaşayan insanların hayatta kalabilmek için doğayla ilgili çok fazla bilgiye sahip olması gerektiğini biliyor muydunuz? Gıda bulabilmek için hayvanların alışkanlıklarını, bitkilerin büyüme biçimlerini bilmeleri gerekiyordu. Örneğin siz, şu an kendinizi bir ormanın ortasında bulsanız hangi gıdaların besleyici olduğunu, hangilerinin hasta ettiğini söyleyebilir misiniz? Ya da bir fırtınanın öncü işaretlerini tanıyabilir misiniz? Peki ya taştan nasıl bıçak yapılacağını ya da aç bir aslanla karşılaşınca ne yapılacağını biliyor musunuz? Onlar hepsini biliyorlardı, günlerini doğayı anlamaya çalışarak geçiriyorlardı, çünkü mecburlardı buna.

Sizin gün içinde kendinizi yeşilin ortasına atıp çimlerdeki hareketleri incelediğiniz pek olmuyor olabilir. Onlar bunu yapardı, çünkü bir yılan geçme ihtimaline karşı hazırlıklı olmalıydılar. Oysa şimdi her şey ne kadar farklı, öyle değil mi? Hayatta kalmak için doğayı bilmeye ihtiyacımız yok. Bunu sadece ‘özel bir merakı olanlar’ yapıyor. Bize sorarsanız, ‘özel bir merakı olanlar’, özünden gelen sesin takip ediyor...

Avcı Toplayıcılık ve Minimalizm

Gelin, bir de avcı toplayıcılık döneminin sade yaşam şekline bakalım. Aslında günümüzün minimalist akımı, temellerini buradan alıyor. Neden derseniz, avcı toplayıcılar her ay, her hafta, hatta bazen her gün taşınırlardı ve bu sırada neleri varsa sırtlarındaki bohçaya atarlardı. Yanlarında yük taşımak için hiçbir araçları yoktu, dolayısıyla hep en önemli varlıklarıyla idare etmek zorundaydılar. Bu da, eşyalardan bağımsız yaşamlar sürmelerini sağlıyordu. Örneğin siz, bu ay içinde taşınacak olsanız, ilk işiniz yüzlerce eşyanızı onlarca koliye yükleyip taşıması için bir yük aracıyla iletişime geçmek olmaz mıydı? Aradaki farkı vereceğiniz cevaba göre siz görün istiyoruz.

Peki, Püritenlerin veya Spartalıların sadelik üzerine kurulu bir etikleri olduğunu biliyor muydunuz? Onlara göre, iyi bir insan lüksten kaçınır, asla gıdayı ziyan etmez ve eski kıyafetlerini atıp yenilerini almak yerine yırtıklarını yamardı. Günümüz terimleriyle, minimalist bir yaşam sürer, gıda israfına önem verir – belki kompost yapar – ve ileri dönüşümü uygulardı. Derken ‘tüketimcilik’ girdi sahneye.

Ürün ve hizmetlerin sayısı ve çeşitliliği giderek artmaya başladı, insanlara kendilerini ödüllendirmeleri, şımartmaları gerektiği söylendi durdu. Bir de baktık ki, daha fazlasına sahip olmak ve haz duymak iyi,tutumluluk ise kötüolarak görülür olmuş. Bir düşünün, teknoloji markalarının yeni model ürünlerini çıkarmalarını dört gözle bekliyor, daha dün varlığından bile haberdar olmadığımız – işin üzücü yanı, ihtiyacımız da olmayan – sayısız ürün satın alıyoruz. ‘Alışveriş yapmak’ günlük bir aktivite haline geldi, “Alışverişe gidelim mi?” cümleleri hayatımıza girdi. O kadar ki, aile üyelerimiz ve arkadaşlarımızla olan ilişkilerimizde, onlara duyduğumuz sevgiyi göstermek için hediyelere, dolayısıyla yine tüketimciliğe başvuruyoruz.

Ne mi söylemeye çalışıyoruz? Tarih öncesi çağlarda, dünya insanlar veya başka herhangi bir canlının etrafında dönmüyordu. Tersine, insanlar doğanın işleyişine göre uyumlanarak yaşıyorlardı. Oysa şimdi her şeyi kendi ellerimizle yapan da, yıkan da biz olduk. Giderek doğayla, özümüzle temasımızı kaybediyoruz. Bu yazı bir uyanış olsun hepimiz için, vazgeçelim artık merkezde olma sevdamızdan ve gelin, bırakalım doğa konuşsun...

Yazan: İrem Bali

Leave a comment (all fields required)

Comments will be approved before showing up.

English